Su gibi akıp giden zaman
içinde, aylar aylar önceden planlamaya başladığım nişan günümü yazmaya elim
gitmedi değil. Biraz üşengeçlikten biraz da kendime saklamak istemem gibi
azıcık bencilce sebeplerden bir türlü yazamadım… Aslında hazırlık
aşamasında faydalandığım bloglar ve pinterest olmasaydı bu kadar içime sinen bir anım olmayacaktı.
O yüzden de bu yazı dizisini paylaşmak, bu hazırlıklarda olanlara ufacık da olsa bir fayda sağlamak boynumun borcu sayılır :) Instagram'dan ulaşıp detay isteyenler ve son olarak da bugün 2 ay geçtikten sonra bir anda nişan fotoğraflarımıza gelen like'lar da son itici güç oldu :)
Ben de her ergen gibi nişanmış, düğünmüş ne kadar da gereksiz diye az söylenmedim geçmişte... Ama demekki her şeyin bir zamanı varmış. İnsan işin içine girince bu özel zamanların aslında insan hayatındaki sayılı armağanlardan biri olduğunu fark ediyor… Gelgelelim bu fikirlere ısındıktan sonraki ilk andan itibaren nişanımızın her aşamasını kendim tasarlamayı hayal ettim. Başta, her şeyde olduğu gibi yüzlerce detayın içinde kayboldum. Sonrasında uzun uzun araştırdım, her şeyi listeledim ve böylelikle üstesinden gelebildik :)
Bir gece önce taa Bursalardan gelen üniversiteden arkadaşım canım Tuğbam’la salonun düzenlenmesine el attık. Nişan yaklaşana kadar her şey halledilir diyen benle bir gece önce bunlar nasıl yetişecek, ya hayal ettiğim gibi olmazsa diye kaygılanan ben aynı ben… Gece 4’e doğru yatıp sabah 6.30’da kalktık. Orkuncum şiş gözlerle bzi kuaföre bıraktı… Kuaförü çok araştırmadım, aylar öncesinden netleştirmiştim. Hasan Yoldaş. Güne stresli başladım ama kuaförden çok mutlu ayrılınca rahatladım.
Elbisem kuaföre taşınırken
Oje denemeleri
Akşam eğlencesi için
Babam ve biz
Fotoğraf çekimi için
Bir sonraki durak dış
mekan çekimi, bu süreci ne siz sorun ne ben anlatayım… Aylar aylar öncesinden;
Orkun’un ne gerek varları, benim ısrarlarım… Onun arkadaşlarının beni caydırma;
benim arkadaşlarımın fotoğrafçı bulma çabaları… Allahım neden 2 cins
birbirinden bu kadar farklı sormadan edemiyorum :) Bu maceranın detaylarını
ayrıca anlatacağım ama beklediğimizden çok daha keyifli geçtiğini söyleyebilirim.
Eve geldiğimizdeyse her şey
hazırlanmıştı. Çok çok güzel bir nişan oldu. Bir sonraki postta detaylıca
anlatıyor olacağım.
Veeee akşam eğlencemiz.
Gençler olarak eğlencesiz olmaz dedik. Ayrıca nişanı yıl dönümümüze getirdiğimiz
için bu vesileyle 3. yılımızı da nişanımızla kutlamış olduk… Uzun zamandır
hiçbirimiz bu kadar çok eğlenmemiştik…
Tam 48
gün önce bir Cumartesi sabahı kalktım giyindim. Her hafta sonu olduğu gibi
Orkun’la dışarı çıkıyoruz. Ama tutturdu bi gün önceden, ille de karşıya
geçelim. Yok hayatım, geçmeyelim diyorum. Gerçekten hiç karşı havasında
değilim. Zaten işim karşıda, her gün iki yaka arasında mekik dokumaktan
sıkılmışım. Cumartesi cumartesi hiç cazip bi fikir değil benim için karşıya
geçmek. Ama o, aşkım ben Bebek’te şöyle güzeeel bi kahve içmek istiyorum diyor.
Zaten Bebek aşkı bi başkadır onda. Ne zaman keyifli bir hayal kursa mekan
mutlaka Bebek’tir. Tamam diyorum. Erken kalk diyor. Her hafta sonu 9.30 – 10
arası uyanan ben 11’de uyanıyorum. Yine şansımı zorluyorum, geçmeyelim
karşıyaaaaaa! Normalde diretmem böyle ama istemiyor işte canım o gün. Zaten
aklımda bir ton iş, kaç haftadır kuaför işlerim var önce kuaför diyorum başka
zaman diyor. Viaport’a gitcektik diyorum akşam gidelim diyor. Tamam diyorum
pes, o zaman bi fön çektireyim, onu bile kendim yapacak modda değilim.
Gidiyoruz, fön çektiriyorum. Kapıda bekliyor. Yola çıkıyoruz. O da ne? Nasıl
bir trafik! Vaz mı geçsek diyor. Eveeeeeeet diyorum. Artık bozuluyor. Kırk
yılda bir bir şey istedim senden, ne var bi kere de ben istediğim için bir şey
yapsak diyor. Hak veriyorum. Susuyorum.
Hava mis,
ışıl ışıl… Bebek’e geliyoruz. Tam ışıklarda saçma sapan bir şey için bana
sinirlenip sesini yükseltiyor. O an o kadar içerliyorum ki… Başlıyorum hüngür
hüngür ağlamaya. Şaşırıyor, üzmek istemedim diyor ama o an ona o kadar sinir
oluyorum ki! Park ediyoruz. İnmek istemiyorum, suratım asık… Konuşuyor, elimi
tutuyor ama o çok üzgünüm. Söylenip duruyorum. Iniyoruz arabadan, yürümeye
başlıyoruz. Kale’de oturalım diyor. Yola çıktığımızdan beri beri WC derdindeyim
Bebek Kahvesi’nin önündeyiz. Şurda oturalım o zaman WC’ye girmem gerek diyorum.
Tamam gir ama orda oturmayalım diyor. MC Donald’s mı orası saçmalama diyorum.
Burada bir şeyler atıştıralım orda kahve içeriz diyorum. Oranın bilmem nesi
daha güzel diyor. Anlamıyorum bir şey, kafamda bir şey kurmak istemiyorum sonra
hayal kırıklığı yaşamamak için… Zaten o
kadar sinirliyim ki Kale’nin yolumuzun çok gerisinde kaldığının bile farkında
değilim, ilk dakikadan günümüzü mahvetti diyorum içimden… Orada bi banka
oturasım ve onunla konuşmayasım var, banklara bakıyorum. O yavaşlıyor, gülümsüyor,
tanıdık birileri var herhalde karşımızda diye düşünüyorum. Elimi tutuyor. Bir
de bakıyorum güllerle süslenmiş bir tekne!
İçimdeki küçük kızlar çaktırmadan çığlık çığlığa koşuşuyor, hoplayıp zıplıyorlar.
O gün bugünmüş demek ki diyorum. Tekneye biniyoruz. Biri bizi kameraya çekiyor.
O an –yanlışlıkla- önceden bana ithaf ettiği şarkı çalmaya başlıyor. O kadar
özel ki o şarkı bizim için. Sözlerini duymak bile gözlerimizi doldurmaya
yetiyor. Şarkı sadece4- 5 sn çalıp
değişiyor ama o anda Orkun karşımda, gözlerinden yaşlar akarak bana sarılıyor.
Ben de öyle…
Yukarı
çıkıyoruz. Hava soğuk ama zerre kadar üşümüyorum (Yüzük bakarken de böyleydim).
Sevdiğimiz şarkılar ardı ardına çalıyor. Sarılıp sarılıp öpüyorum, ne
konuşuyoruz hatırlamıyorum. Kamera hala çekiyor. Şaşkınım. Çok şaşkın… Artık
bekleme moduna girdim, beni şaşırtamazsın derken ne kadar da yanılmışım
diyorum. Sonra yavaş yavaş Arnavutköy’e yanaşıyoruz. Elimden tutup ayağa
kaldırıyor. Etrafa bakınıyorum. Birileri mi gelicek yanımıza diyorum, cevap
vermiyor.Bir noktaya bakıyor
gülümseyerek. Orayı arıyorum, bulamıyorum. Derken şarkımız çalmaya başlıyor. Bi
an alkışlar, ıslıklar duyuyorum. Bir de bakıyorum ki sahilde bembeyaz bir
binanın üzerinde fotoğrafımız. Yanında “Bugün geri kalan hayatımızın ilk günü…”
yazıyor. Orkun ağlayarak diz çekiyor önümde elinde binbir zahmet ve binbir
heyecanla aldığımız tektaş. Ağlıyor. Hem de o kadar içten ağlıyor ki… O güne dek
ne kadar sevdiysem onu, o an bir o kadar çok daha sevgi ekleniyor kalbime. Ben
de ağlıyorum. Konuşamıyor. Kafasını eğiyor, kaldırıyor. Sonra ağzından tek bir
cümle çıkıyor: “Benimle evlenir misin?” Yüzünü seviyorum, elinden
tutup çekiyorum, ayağa kalkıyor. Hiçbir şey söyleyemiyorum. Boynuna sarılıp
hıçkırarak ağlıyorum… O ağlıyor, ben ağlıyorum. Kamera etrafımızda. Orkun hadi
diyor bak bekliyoruz. Yüzüne bakıyorum, söylemek istiyorum, ben de konuşamıyorum.
Birkaç kez daha sarılıp yüzüne bakıyorum yine… Sonun da söylüyorum: “Evet!” ve
ekliyorum. Bu 1.si…
Sımsıkı
sarılıyor bana… Şampanya ve 2 kadeh geliyor. Açmaya çalışıyoruz. Orkun
zorlanıyor ama hırs yaptı bir kere, açmadan bırakmaz biliyorum. Sonunda
patlıyor. Ben alkol almam. O günün hatrına bir yudum alıyorum. Onun tadı bile normaldeki kadar kötü gelmiyor o an. Her şey nasıl da beynin emrinde…
Ben
mutluluğun her anını içime, aklıma kazımaya çalışıyorum. Ve ilerlerken bir yere
daha yaklaşıyoruz. Ortaköy. House Café’nin iskelesi. İskelenin önünde ellerinde
kırmızı kalplerle birileri var. Yaklaştıkça teker teker tanıyorum. Mutluluktan
zıp zıp zıplıyorum. Hep böyle olur. O an yaşadığım mutluluğu anlatacak cümleler
kuramıyorum ama düşündüğümde hala kalbimde o anı yaşıyorum. Iniyoruz tekneden
herkese sarılıyoruz sıkı sıkı. Hep birlikte oturuyoruz.
O an hiç
bitmese istiyorum. Herkes orada, annemler arıyor. Fotoğraflar, videolar… Bu günü
kendi tarihimize kocaman bi kalbin içine yazıyoruz.
"22 Şubat 2014"
Bu çekim sağlı sollu olmuş ama olsun :)
Ben, 48 sene de geçse hiçbirini unutmayacağım. Her detayını özellikle yazdım.Kayıtlarda da
kalsın istedim. Mutluluk paylaştıkça çoğalır. Acılar paylaştıkça azalır. Hayatta bunun daha ötesinde hiçbir şey yok. O gün yazdıklarımı bir kere de buraya yazıp, sevdiklerimize bir kez de buradan teşekkür etmek istiyorum; O kadar mutluyum ki … Bir “evlenme teklifi”nin verebileceği mutluluğun katbekat fazlasını yaşadım. Karşımda o kocaman kalbini bana bu kadar cesurca açan, bu kadar şeffaf gösterebilen sevgilim, sen benim en büyük şansımsın, varlığına her gün şükrediyorum! Bir taraftan mutluluğuma sevinen bir taraftan da eminim içten içe duygusallıklarını saklamaya çalışan, beni bu güzelliklere hep şükredecek bilinçte yetiştiren canlarım annem babam; üşengeç, saf, yakışıklı kardeşim, gözbebeğim Sergenim; pamuk elleriyle yüzüğüme bakıp sevinen, bugünlerime şahit olmasına şükrettiğim canımın canı anneannem; bizi bulutlardan mutluluk gözyaşlarıyla izlediğini bildiğim melek Mebüşüm; böylesine hassas, ince, düşünceli bir erkek yetiştiren, bizimle ağlayan, bizimle sevinen Gönül teyzem; kendi abim olsa en fazla bu kadar seveceğim, sarıldığında güvende hissettiğim Tolga abim; içinin güzelliği dışına yansıyan, akraba olacak olmak dışında en iyi arkadaşlarımdan biri olan, her detayda içtenlikle hayatımızı paylaşan canım Tuğbam; yıllardır kahrımı çeken, bütün sorunlarıma çözüm bulan dostluğun hakkını veren Feyzam ve Faruk, 2 yaşından beri sürekli eğlendiğimiz, küsüp küsüp barıştığımız, her anımızı canlı yayınla paylaştığımız, şimdilerde evlilik telaşlarını birlikte yaşadığımız canım kuzenim Sedam, Şeydam, iş arkadaşından çok daha öte, ablam, arkadaşım, canım, o temiz kalbini seve seve herkese açan Esram ve Murat, Bu güzel günü bizimle paylaşan canım Mehtapcım, güzel kalbini bakışlarında bile görebildiğim, bu günde emeği büyük canımız Bilal; dostlarımız Alper, Yasemin, Denizhan, Eda, Yunuscan, Burak… Gelemeseler de varlıklarını hissettiren Cansum ve Volkan; Haticem ve Ayhan… Heyecanla bu anı paylaşmayı beklediğim Tuğçem, Burcum, Tuğbam… Yanımızda olan, olamayan herkes…. Bir kez daha gördüm ki, çok ama çok sanslıyım, her gün her dakika şükretmekle yetinemeyeceğim güzellikler var hayatımda. Allah, bana yaşattığı mutluluğun bin katını yaşatsın size... Sevdiğiniz birini toprağa verirken mezarına toprak atan eli, en güzel gününüzde mutluluktan ağlarken gördüğünüzde hayatta korkacak pek bir şeyiniz kalmıyor… Ben dünyanın en şanslı insanı olabilirim sizinle! Hepinizi çok ama çok seviyorum…
Kısaca özetlersek; o güne program yapmak
istemiyordum malum sebeplerden dolayı…
Biz de bari arkadaşlarımızla bir yemek yiyelim dedik. Annemin doğum günündeki gibi -topuklu ayakabı lanetinden midir nedir- yine son dk bir iş çıktı, geç çıktım, yağmur yağdı, topuğumun lastiği koptu, trafik felç oldu vs derken Sevgililer Günü’nde sevgilimin yanına vardığımda patlamaya hazır bir bomba gibiydim. O kadar komik ki; bu talihsizlikler serüveninin seri halinde olacağını bilseydim her karesini fotoğraflardım. Metrobüste topuklu ayakkabılarıma bakarken keşke dedim, keşke belgeleseydim şu günü :) trafik yüzünden beni almaya gelemeyen sevgilimin yanına da metroyla gitmeye çalışınca yürüyüş yolum 2’ye katlandı ve ağlamama ramak kaldı. Tam söylenerek yürürken karşımda bir anda bir bacağı olmayan ve koltuk değnekleriyle yürümeye çalıcan gencecik bir çocuk belirdi. O kadar tuhafti ki o an. Nasıl utandım. Hep böyle olur…Sanki içimde bi el çıktı şak diye ağzıma bi tane vurdu ve hala kulaklarımda duyduğum bir ses “kes sesini!” O kadar emrivaki, o kadar utandıran bir tondu ki modum ancak bu kadar hızla değişebilirdi. Ama tabii insanız işte değişmiyor hiçbir şey, her şey anda kalıyor. Metrodan indim baktım ki yağmur son sürat devam ediyor ama Orkun Bey ortalarda görünmüyor! Orada da karşıma bir kedi çıktı onunla oyalandım beklerken. Sonra sevgilim geldi tabii, meğer evde mis gibi bir sofra kurmuş, arka koltukta yine mis gibi çiçeklerim, modumu düzeltmek için oynaya oynana gelmiş beni almaya :)
Kendimi arabaya bir attım, tam attım. Hatta bi daha kalkamadım. Sevgilim de beni kucağında çıkardı yukarıya ve bir 14 Şubat’ta böylece bitti :)
Bir de bu yeni bakış açımla bakınca 14 Şubat hakikaten çok sevimsizmiş.
Sevgilisi olmayanların, yeni ayrılanların gözünden de bakmak lazım, off offf antipati dolu… Olan var, olmayan var mantığını yemek içmekten daha fazla gütmeli bu gün bence :)
Benim favorim bu Sevgililer Günü'nde olayın diğer kısmına odaklanan reklamcıların çıkarttığı harika işler :)
Ne güzel, ne manidar işlendi bu sefer 14 Şubat :)
Kubatlı Turkcell reklamı mı dersiniz,
Koçtaş'ın Sevgililer Günü ilanları mı,
Eti'nin ilişkiyi rutinden kurtarmanın 7 yolu isimli ironik çalışması mı
Üniversitedeyken gittiğim bir yer vardı Maşukiye’de. Kahvaltısına hayran kalmıştım. Yaklaşık 2
senedir de ısrar ediyorum Orkun’a; “Hadi nolur kalk gidelim!” diye…
Amma
velakin ısrarlarım hep sonuçsuz kaldı, yol büyüdü de büyüdü gözünde.
Ta ki
ajans insanlarıyla kahvaltı yapma fikri gündeme gelene kadar.
Cumartesi
için planımızı yaptık. Sonra c.si ajansa gelmemiz gerekince plan cup! diye suya
düştü. Olsun dedik dişlerimizi sıkıp; “Pazar gideriiiiiz(!)”
Pazar
sabah erkenden koyulduk yola. Gittik gittik sonunda Subaşı Tesisleri’ne vardık.
Güzel bir köy kahvaltısı ettik. Ben en son 5 yıl önce gitmiştim ve açıkcası o zamanki
halini daha çok sevmiştim :)
Sonra buraya kadar gelmişken bir de Kartepe’ye gidelim dedik. En son geçen sene bu zamanlar Feyzalarla gimiştik. Dağ havası gerçekten bir başka dinlendiriyor ama hiç kar yoktu bu sefer. Teleferikle Geyik Alanı’na çıktık. Sıcak bir şeyler içip indik. Erken kalkan yol alırmış gerçekten... Kartepe’den çıkarken saat 2’ydi. Napsak napsak darken hadi dedik daha da aşağı inelim. İstikamet Sapanca :)Niyetimiz Sapanca Gölü’nün kenarında balık yemekti. Mekanist’ten birkaç yorum okuyunca vazgeçtik :) Şu teknoloji iyi bir şey mi kötü bir şey mi bazen düşünüyorum…
O zaman dedik dışarıda bu kadar yorulmak yeter. Arkadaşlarımızdan birine geçtik, balıklarımızı aldık. Güzelce bir masa etrafında hoş sohbet keyif yaptık…
Güzelim masa fotoğrafını silmişim buraya koyamadım :(
Bir zamanların özel gün koliği bir kız olarak sesleniyorum
bugün :)
Bir zamanların dedim bak..
Mesela en son geçen sene şu yazımda sitem etmiştim Sevgililer Günü’nü
gereksiz bulanlara. Benim kafamda onlar sevgililerinden sürpriz bekleyip
göremeyenlerin, etrafında yapılan sürprizleri pek hazmedemeyenlerin ufflayıp
pufflamalarıydı. Tabii böyleleri yok mu? O hoooo dolu dolu. Kavga kıyamet
sevgilisine bir şey yaptıranlar mı dersin,daha da korkunç kişilik bozukluğu olup kendine çiçek gönder(t)enler mi?
Ben tabiri caizse “manyak mıknatısı” olduğum için etrafımda bu tip insanlardan
biraz fazla var :) o yüzden de bu düşünceleri onlara mal ettim bugüne kadar.
Ama nedense her sene deliler gibi heyecanla beklediğim 14 Şubat, bu sene bana
hiç haz vermiyor. Üstelik sevgilime hediye bile almadım. O gün dışarı çıkıp
herkes gibi yemek yiyip, 2 kat para verilmesine de acıyorum bu yıl.
Galiba büyüdüm :) Ya da içine girdiğim telaşlar o kadar farklı
ve tempolu ki Sevgililer Günü bana bunların yanında biraz basit geldi bu kez :)
Ama tabii bu demek değil ki o gün yok sayılmalı. Nereden
çıktı bu saçma gelenek diye pöykürmüyorum :) Hala o aşk ruhunun sokaklara taşınmasını, kırmızı vitrinleri, birbirlerine
özenen aşıkları çok seviyorum… Ben (bu yıldan itibaren) bugüne verilen özeni
alalade bir güne saklıyorum kendimce, öylesi çok daha keyifli olmaz mı? Beklenmedik
anda bir günü diğerlerinden farklı ve özel kılmak ;)
Mesela istersek ilerde evimizde bugünü içimizden geldiğince kutlarız.
Belki bir yıl eski aşıklara (anne-babalara) nostalji akşamı düzenler, sürpriz yaparız; bir yıl
arkadaşlarımıza aşk konsepli bir yemek hazırlarız. Bir yıl kırmızı pijama partisi
veririz. Ticaretten kaçar, aşka dolu dolu yer açarız.