16 Temmuz 2014 Çarşamba

Biz nişanlandık vol1 - Hazırlık süreci


Su gibi akıp giden zaman içinde, aylar aylar önceden planlamaya başladığım nişan günümü yazmaya elim gitmedi değil. Biraz üşengeçlikten biraz da kendime saklamak istemem gibi azıcık bencilce sebeplerden bir türlü yazamadım… Aslında hazırlık aşamasında faydalandığım bloglar ve pinterest olmasaydı bu kadar içime sinen bir anım olmayacaktı. 
O yüzden de bu yazı dizisini paylaşmak, bu hazırlıklarda olanlara ufacık da olsa bir fayda sağlamak boynumun borcu sayılır :) Instagram'dan ulaşıp detay isteyenler ve son olarak da bugün 2 ay geçtikten sonra bir anda nişan fotoğraflarımıza gelen like'lar da son itici güç oldu :)

Ben de her ergen gibi nişanmış, düğünmüş ne kadar da gereksiz diye az söylenmedim geçmişte... Ama demekki her şeyin bir zamanı varmış. İnsan işin içine girince bu özel zamanların aslında insan hayatındaki sayılı armağanlardan biri olduğunu fark ediyor… Gelgelelim bu fikirlere ısındıktan sonraki ilk andan itibaren nişanımızın her aşamasını kendim tasarlamayı hayal ettim. Başta, her şeyde olduğu gibi yüzlerce detayın içinde kayboldum. Sonrasında uzun uzun araştırdım, her şeyi listeledim ve böylelikle üstesinden gelebildik :)

Bir gece önce taa Bursalardan gelen üniversiteden arkadaşım canım Tuğbam’la salonun düzenlenmesine el attık. Nişan yaklaşana kadar her şey halledilir diyen benle bir gece önce bunlar nasıl yetişecek, ya hayal ettiğim gibi olmazsa diye kaygılanan ben aynı ben… Gece 4’e doğru yatıp sabah 6.30’da kalktık. Orkuncum şiş gözlerle bzi kuaföre bıraktı… Kuaförü çok araştırmadım, aylar öncesinden netleştirmiştim. Hasan Yoldaş. Güne stresli başladım ama kuaförden çok mutlu ayrılınca rahatladım.

Elbisem kuaföre taşınırken 







Oje denemeleri


                               


Akşam eğlencesi için

Babam ve biz

Fotoğraf çekimi için 

Bir sonraki durak dış mekan çekimi, bu süreci ne siz sorun ne ben anlatayım… Aylar aylar öncesinden; Orkun’un ne gerek varları, benim ısrarlarım… Onun arkadaşlarının beni caydırma; benim arkadaşlarımın fotoğrafçı bulma çabaları… Allahım neden 2 cins birbirinden bu kadar farklı sormadan edemiyorum :) Bu maceranın detaylarını ayrıca anlatacağım ama beklediğimizden çok daha keyifli geçtiğini söyleyebilirim.

Eve geldiğimizdeyse her şey hazırlanmıştı. Çok çok güzel bir nişan oldu. Bir sonraki postta detaylıca anlatıyor olacağım.

Veeee akşam eğlencemiz. Gençler olarak eğlencesiz olmaz dedik. Ayrıca nişanı yıl dönümümüze getirdiğimiz için bu vesileyle 3. yılımızı da nişanımızla kutlamış olduk… Uzun zamandır hiçbirimiz bu kadar çok eğlenmemiştik…

Devamı mı… 
Tık tık

11 Nisan 2014 Cuma

"Evet..."



Tam 48 gün önce bir Cumartesi sabahı kalktım giyindim. Her hafta sonu olduğu gibi Orkun’la dışarı çıkıyoruz. Ama tutturdu bi gün önceden, ille de karşıya geçelim. Yok hayatım, geçmeyelim diyorum. Gerçekten hiç karşı havasında değilim. Zaten işim karşıda, her gün iki yaka arasında mekik dokumaktan sıkılmışım. Cumartesi cumartesi hiç cazip bi fikir değil benim için karşıya geçmek. Ama o, aşkım ben Bebek’te şöyle güzeeel bi kahve içmek istiyorum diyor. Zaten Bebek aşkı bi başkadır onda. Ne zaman keyifli bir hayal kursa mekan mutlaka Bebek’tir. Tamam diyorum. Erken kalk diyor. Her hafta sonu 9.30 – 10 arası uyanan ben 11’de uyanıyorum. Yine şansımı zorluyorum, geçmeyelim karşıyaaaaaa! Normalde diretmem böyle ama istemiyor işte canım o gün. Zaten aklımda bir ton iş, kaç haftadır kuaför işlerim var önce kuaför diyorum başka zaman diyor. Viaport’a gitcektik diyorum akşam gidelim diyor. Tamam diyorum pes, o zaman bi fön çektireyim, onu bile kendim yapacak modda değilim. Gidiyoruz, fön çektiriyorum. Kapıda bekliyor. Yola çıkıyoruz. O da ne? Nasıl bir trafik! Vaz mı geçsek diyor. Eveeeeeeet diyorum. Artık bozuluyor. Kırk yılda bir bir şey istedim senden, ne var bi kere de ben istediğim için bir şey yapsak diyor. Hak veriyorum. Susuyorum.

Hava mis, ışıl ışıl… Bebek’e geliyoruz. Tam ışıklarda saçma sapan bir şey için bana sinirlenip sesini yükseltiyor. O an o kadar içerliyorum ki… Başlıyorum hüngür hüngür ağlamaya. Şaşırıyor, üzmek istemedim diyor ama o an ona o kadar sinir oluyorum ki! Park ediyoruz. İnmek istemiyorum, suratım asık… Konuşuyor, elimi tutuyor ama o çok üzgünüm. Söylenip duruyorum. Iniyoruz arabadan, yürümeye başlıyoruz. Kale’de oturalım diyor. Yola çıktığımızdan beri beri WC derdindeyim Bebek Kahvesi’nin önündeyiz. Şurda oturalım o zaman WC’ye girmem gerek diyorum. Tamam gir ama orda oturmayalım diyor. MC Donald’s mı orası saçmalama diyorum. Burada bir şeyler atıştıralım orda kahve içeriz diyorum. Oranın bilmem nesi daha güzel diyor. Anlamıyorum bir şey, kafamda bir şey kurmak istemiyorum sonra hayal kırıklığı yaşamamak için…  Zaten o kadar sinirliyim ki Kale’nin yolumuzun çok gerisinde kaldığının bile farkında değilim, ilk dakikadan günümüzü mahvetti diyorum içimden… 
Orada bi banka oturasım ve onunla konuşmayasım var, banklara bakıyorum. 

O yavaşlıyor, gülümsüyor, tanıdık birileri var herhalde karşımızda diye düşünüyorum. Elimi tutuyor. 
Bir de bakıyorum güllerle süslenmiş bir tekne!

İçimdeki küçük kızlar çaktırmadan çığlık çığlığa koşuşuyor, hoplayıp zıplıyorlar. O gün bugünmüş demek ki diyorum. Tekneye biniyoruz. Biri bizi kameraya çekiyor. O an –yanlışlıkla- önceden bana ithaf ettiği şarkı çalmaya başlıyor. O kadar özel ki o şarkı bizim için. Sözlerini duymak bile gözlerimizi doldurmaya yetiyor. Şarkı sadece  4- 5 sn çalıp değişiyor ama o anda Orkun karşımda, gözlerinden yaşlar akarak bana sarılıyor. Ben de öyle…

Yukarı çıkıyoruz. Hava soğuk ama zerre kadar üşümüyorum (Yüzük bakarken de böyleydim). Sevdiğimiz şarkılar ardı ardına çalıyor. Sarılıp sarılıp öpüyorum, ne konuşuyoruz hatırlamıyorum. Kamera hala çekiyor. Şaşkınım. Çok şaşkın… Artık bekleme moduna girdim, beni şaşırtamazsın derken ne kadar da yanılmışım diyorum. Sonra yavaş yavaş Arnavutköy’e yanaşıyoruz. Elimden tutup ayağa kaldırıyor. Etrafa bakınıyorum. Birileri mi gelicek yanımıza diyorum, cevap vermiyor.  Bir noktaya bakıyor gülümseyerek. Orayı arıyorum, bulamıyorum. Derken şarkımız çalmaya başlıyor. Bi an alkışlar, ıslıklar duyuyorum. Bir de bakıyorum ki sahilde bembeyaz bir binanın üzerinde fotoğrafımız. Yanında “Bugün geri kalan hayatımızın ilk günü…” yazıyor. Orkun ağlayarak diz çekiyor önümde elinde binbir zahmet ve binbir heyecanla aldığımız tektaş. Ağlıyor. 
Hem de o kadar içten ağlıyor ki… O güne dek ne kadar sevdiysem onu, o an bir o kadar çok daha sevgi ekleniyor kalbime. Ben de ağlıyorum. Konuşamıyor. Kafasını eğiyor, kaldırıyor. Sonra ağzından tek bir cümle çıkıyor:
 “Benimle evlenir misin?” 
Yüzünü seviyorum, elinden tutup çekiyorum, ayağa kalkıyor. Hiçbir şey söyleyemiyorum. Boynuna sarılıp hıçkırarak ağlıyorum… O ağlıyor, ben ağlıyorum. Kamera etrafımızda. Orkun hadi diyor bak bekliyoruz. Yüzüne bakıyorum, söylemek istiyorum, ben de konuşamıyorum. Birkaç kez daha sarılıp yüzüne bakıyorum yine… 
Sonun da söylüyorum: “Evet!” ve ekliyorum. Bu 1.si…

Sımsıkı sarılıyor bana… Şampanya ve 2 kadeh geliyor. Açmaya çalışıyoruz. Orkun zorlanıyor ama hırs yaptı bir kere, açmadan bırakmaz biliyorum. Sonunda patlıyor. Ben alkol almam. O günün hatrına bir yudum alıyorum. 
Onun tadı bile normaldeki kadar kötü gelmiyor o an. Her şey nasıl da beynin emrinde…

Ben mutluluğun her anını içime, aklıma kazımaya çalışıyorum. Ve ilerlerken bir yere daha yaklaşıyoruz. Ortaköy. House Café’nin iskelesi. İskelenin önünde ellerinde kırmızı kalplerle birileri var. Yaklaştıkça teker teker tanıyorum. Mutluluktan zıp zıp zıplıyorum. Hep böyle olur. O an yaşadığım mutluluğu anlatacak cümleler kuramıyorum ama düşündüğümde hala kalbimde o anı yaşıyorum. Iniyoruz tekneden herkese sarılıyoruz sıkı sıkı. Hep birlikte oturuyoruz.

O an hiç bitmese istiyorum. Herkes orada, annemler arıyor. Fotoğraflar, videolar… Bu günü kendi tarihimize kocaman bi kalbin içine yazıyoruz. 
"22 Şubat 2014"


Bu çekim sağlı sollu olmuş ama olsun :)


Ben, 48 sene de geçse hiçbirini unutmayacağım. Her detayını özellikle yazdım. Kayıtlarda da kalsın istedim. Mutluluk paylaştıkça çoğalır. 
Acılar paylaştıkça azalır. Hayatta bunun daha ötesinde hiçbir şey yok. 

O gün yazdıklarımı bir kere de buraya yazıp, sevdiklerimize bir kez de buradan teşekkür etmek istiyorum;

O kadar mutluyum ki … Bir “evlenme teklifi”nin verebileceği mutluluğun katbekat fazlasını yaşadım. Karşımda o kocaman kalbini bana bu kadar cesurca açan, bu kadar şeffaf gösterebilen sevgilim, sen benim en büyük şansımsın, varlığına her gün şükrediyorum! Bir taraftan mutluluğuma sevinen bir taraftan da eminim içten içe duygusallıklarını saklamaya çalışan, beni bu güzelliklere hep şükredecek bilinçte yetiştiren canlarım annem babam; üşengeç, saf, yakışıklı kardeşim, gözbebeğim Sergenim; pamuk elleriyle yüzüğüme bakıp sevinen, bugünlerime şahit olmasına şükrettiğim canımın canı anneannem; bizi bulutlardan mutluluk gözyaşlarıyla izlediğini bildiğim melek Mebüşüm; böylesine hassas, ince, düşünceli bir erkek yetiştiren, bizimle ağlayan, bizimle sevinen Gönül teyzem; kendi abim olsa en fazla bu kadar seveceğim, sarıldığında güvende hissettiğim Tolga abim; içinin güzelliği dışına yansıyan, akraba olacak olmak dışında en iyi arkadaşlarımdan biri olan, her detayda içtenlikle hayatımızı paylaşan canım Tuğbam; yıllardır kahrımı çeken, bütün sorunlarıma çözüm bulan dostluğun hakkını veren Feyzam ve Faruk, 2 yaşından beri sürekli eğlendiğimiz, küsüp küsüp barıştığımız, her anımızı canlı yayınla paylaştığımız, şimdilerde evlilik telaşlarını birlikte yaşadığımız canım kuzenim Sedam, Şeydam, iş arkadaşından çok daha öte, ablam, arkadaşım, canım, o temiz kalbini seve seve herkese açan Esram ve Murat, Bu güzel günü bizimle paylaşan canım Mehtapcım, güzel kalbini bakışlarında bile görebildiğim, bu günde emeği büyük canımız Bilal; dostlarımız Alper, Yasemin, Denizhan, Eda, Yunuscan, Burak… Gelemeseler de varlıklarını hissettiren Cansum ve Volkan; Haticem ve Ayhan… Heyecanla bu anı paylaşmayı beklediğim Tuğçem, Burcum, Tuğbam… Yanımızda olan, olamayan herkes….

Bir kez daha gördüm ki, çok ama çok sanslıyım, her gün her dakika şükretmekle yetinemeyeceğim güzellikler var hayatımda. Allah, bana yaşattığı mutluluğun bin katını yaşatsın size...
Sevdiğiniz birini toprağa verirken mezarına toprak atan eli, en güzel gününüzde mutluluktan ağlarken gördüğünüzde hayatta korkacak pek bir şeyiniz kalmıyor…
Ben dünyanın en şanslı insanı olabilirim sizinle! Hepinizi çok ama çok seviyorum…





 




18 Şubat 2014 Salı

Bir kuple de Sevgililer Günü


Sevgililer Günü’nden de bahsetmemiş olmayalım :)

Kısaca özetlersek; o güne program yapmak istemiyordum malum sebeplerden dolayı…
Biz de bari arkadaşlarımızla bir yemek yiyelim dedik. Annemin doğum günündeki gibi -topuklu ayakabı lanetinden midir nedir- yine son dk bir iş çıktı, geç çıktım, yağmur yağdı, topuğumun lastiği koptu, trafik felç oldu vs derken Sevgililer Günü’nde sevgilimin yanına vardığımda patlamaya hazır bir bomba gibiydim. O kadar komik ki; bu talihsizlikler serüveninin seri halinde olacağını bilseydim her karesini fotoğraflardım. Metrobüste topuklu ayakkabılarıma bakarken keşke dedim, keşke belgeleseydim şu günü :) trafik yüzünden beni almaya gelemeyen sevgilimin yanına da metroyla gitmeye çalışınca yürüyüş yolum 2’ye katlandı ve ağlamama ramak kaldı. Tam söylenerek yürürken karşımda bir anda bir bacağı olmayan ve koltuk değnekleriyle yürümeye çalıcan gencecik bir çocuk belirdi. O kadar tuhafti ki o an. Nasıl utandım. Hep böyle olur…Sanki içimde bi el çıktı şak diye ağzıma bi tane vurdu ve hala kulaklarımda duyduğum bir ses “kes sesini!” O kadar emrivaki, o kadar utandıran bir tondu ki modum ancak bu kadar hızla değişebilirdi. Ama tabii insanız işte değişmiyor hiçbir şey, her şey anda kalıyor. Metrodan indim baktım ki yağmur son sürat devam ediyor ama Orkun Bey ortalarda görünmüyor! Orada da karşıma bir kedi çıktı onunla oyalandım beklerken. Sonra sevgilim geldi tabii, meğer evde mis gibi bir sofra kurmuş, arka koltukta yine mis gibi çiçeklerim, modumu düzeltmek için oynaya oynana gelmiş beni almaya :)

Kendimi arabaya bir attım, tam attım. Hatta bi daha kalkamadım. Sevgilim de beni kucağında çıkardı yukarıya ve bir 14 Şubat’ta böylece bitti :)


Bir de bu yeni bakış açımla bakınca 14 Şubat hakikaten çok sevimsizmiş.
 Sevgilisi olmayanların, yeni ayrılanların gözünden de bakmak lazım, off offf antipati dolu… Olan var, olmayan var mantığını yemek içmekten daha fazla gütmeli bu gün bence :)

Benim favorim bu Sevgililer Günü'nde olayın diğer kısmına odaklanan reklamcıların çıkarttığı harika işler :)

Ne güzel, ne manidar işlendi bu sefer 14 Şubat :)

Kubatlı Turkcell reklamı mı dersiniz, 


Koçtaş'ın Sevgililer Günü ilanları mı,


 Eti'nin ilişkiyi rutinden kurtarmanın 7 yolu isimli ironik çalışması mı 
(ki hepimizin kendinden bir şeyler bulduğu kesin)


Nice eğlenceli 14 Şubatlarımız olsun,
Sevene -sevmeyene :)))

Maşukiye – Kartepe – Sapanca 2014


Üniversitedeyken gittiğim bir yer vardı Maşukiye’de. Kahvaltısına hayran kalmıştım. Yaklaşık 2 senedir de ısrar ediyorum Orkun’a; “Hadi nolur kalk gidelim!” diye… 
Amma velakin ısrarlarım hep sonuçsuz kaldı, yol büyüdü de büyüdü gözünde. 
Ta ki ajans insanlarıyla kahvaltı yapma fikri gündeme gelene kadar.

Cumartesi için planımızı yaptık. Sonra c.si ajansa gelmemiz gerekince plan cup! diye suya düştü. Olsun dedik dişlerimizi sıkıp; “Pazar gideriiiiiz(!)”

Pazar sabah erkenden koyulduk yola. Gittik gittik sonunda Subaşı Tesisleri’ne vardık. Güzel bir köy kahvaltısı ettik. Ben en son 5 yıl önce gitmiştim ve açıkcası o zamanki halini daha çok sevmiştim :)





 Sonra buraya kadar gelmişken bir de Kartepe’ye gidelim dedik. En son geçen sene bu zamanlar Feyzalarla gimiştik. Dağ havası gerçekten bir başka dinlendiriyor ama hiç kar yoktu bu sefer. Teleferikle Geyik Alanı’na çıktık. Sıcak bir şeyler içip indik. Erken kalkan yol alırmış gerçekten... Kartepe’den çıkarken saat 2’ydi. Napsak napsak darken hadi dedik daha da aşağı inelim. İstikamet Sapanca :)  Niyetimiz Sapanca Gölü’nün kenarında balık yemekti. Mekanist’ten birkaç yorum okuyunca vazgeçtik :) Şu teknoloji iyi bir şey mi kötü bir şey mi bazen düşünüyorum…

  


O zaman dedik dışarıda bu kadar yorulmak yeter. Arkadaşlarımızdan birine geçtik, balıklarımızı aldık. Güzelce bir masa etrafında hoş sohbet keyif yaptık…



Güzelim masa fotoğrafını silmişim buraya koyamadım :( 
ama instagramda var :)

11 Şubat 2014 Salı

Bu 14 Şubat'ta, büyüdüm galiba :)

Bir zamanların özel gün koliği bir kız olarak sesleniyorum bugün :)
Bir zamanların dedim bak..

Mesela en son geçen sene şu yazımda sitem etmiştim Sevgililer Günü’nü gereksiz bulanlara. Benim kafamda onlar sevgililerinden sürpriz bekleyip göremeyenlerin, etrafında yapılan sürprizleri pek hazmedemeyenlerin ufflayıp pufflamalarıydı. Tabii böyleleri yok mu? O hoooo dolu dolu. Kavga kıyamet sevgilisine bir şey yaptıranlar mı dersin,  daha da korkunç kişilik bozukluğu olup kendine çiçek gönder(t)enler mi? Ben tabiri caizse “manyak mıknatısı” olduğum için etrafımda bu tip insanlardan biraz fazla var :) o yüzden de bu düşünceleri onlara mal ettim bugüne kadar. Ama nedense her sene deliler gibi heyecanla beklediğim 14 Şubat, bu sene bana hiç haz vermiyor. Üstelik sevgilime hediye bile almadım. O gün dışarı çıkıp herkes gibi yemek yiyip, 2 kat para verilmesine de acıyorum bu yıl.

Galiba büyüdüm :) Ya da içine girdiğim telaşlar o kadar farklı ve tempolu ki Sevgililer Günü bana bunların yanında biraz basit geldi bu kez :)

Ama tabii bu demek değil ki o gün yok sayılmalı. Nereden çıktı bu saçma gelenek diye pöykürmüyorum :) Hala o aşk ruhunun sokaklara taşınmasını, kırmızı vitrinleri, birbirlerine özenen aşıkları çok seviyorum… Ben (bu yıldan itibaren) bugüne verilen özeni alalade bir güne saklıyorum kendimce, öylesi çok daha keyifli olmaz mı? Beklenmedik anda bir günü diğerlerinden farklı ve özel kılmak ;)

Mesela istersek ilerde evimizde bugünü içimizden geldiğince kutlarız. Belki bir yıl eski aşıklara (anne-babalara) nostalji akşamı düzenler, sürpriz yaparız; bir yıl arkadaşlarımıza aşk konsepli bir yemek hazırlarız. Bir yıl kırmızı pijama partisi veririz. Ticaretten kaçar, aşka dolu dolu yer açarız.


Çok daha güzel olmaz  mıııııııı :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...