7 Kasım 2018 Çarşamba

Dönüşüm



Uzuuuuuuuuuuuuuuuuuuun bir ara…
Belki sonrasında upuzuuuuuuuuuuun bir ara daha…

Görünüşte bir kutlama postu, içerikte yol haritası…



İnsanın ruh hali dalgalı bir deniz. Burada değişken yazmak eylemi değil; sadece yazının yeri. Buraya olmasa da sıklıkla yazıyorum. 
Bana en iyi gelen şey o çünkü…

Yazmanın hem anı biriktirmek hem de kendini keşfetmek olduğunu düşünürdüm ama son zamanlarda kendi değişimimi bulduğum yer yine sayfalar oldu.

Kimse değişmez derler ya, yalan! Herkes değişir.
Şartlar değişir, insanlar değişir.
Yaşananlar insanı değiştirir.
İnsan geliştikçe değişir.
Büyüdükçe değişir, küçüldükçe değişir.
Üzüldükçe, kırıldıkça, tanık oldukça, sevindikçe, paylaştıkça, 
paylaşamadıkça değişir.

Ben kendi değişimimi en net haliyle, tabii tüm bu etkenler eşliğinde, 30 yaşında gördüm. Bu değişim yıla, yaşa bağlanır mı yoksa tüm bu etkenler tesadüfen 30’a mı denk geldi bilmem. Tek bildiğim büyüme korkusuyla 30’a gelmek istemezken şimdi 31 yaşın içindeki kendimi çok daha fazla sevdiğim…



Son 2 yılı hazırlık aşaması kabul edip 30’un dönüm noktalarını sayacak olursam ilk sırada büyüklüğünü tarif edemeyeceğim bir acı gelir. Ölümü tanımak… Bu aynı zamanda kalan yaşama sahip çıkma dürtüsünü beraberinde getiren bir duygu da olduğundan tat alma yetinizi geliştiriyor. Tatsızı iliklerinizde yaşadığınızdan belki de…
Bir de yaşadığımız dönem bize o tadı alma şansını sunsaymış, kişisel yolculuklarımızda çok daha güzel yollar katedebilirmişiz. Yine de yapamadıklarımıza değil yapabildiklerimize odaklanan bir bakış açısı seçtiğimden o gözle devam edeceğim yazmaya. Yoksa içimde isyanlar, haykırışlar, lanet okumalar yok değil. Gel gör ki şartlar içimizdeki Pollyanna’yı 7/24 göreve çağırıyor.

Devam edelim…
Beni uyandıran diğer nokta gezmek görmek! Ne kadar çok gezip, yeni yerler görürsek o tek noktaya odaklı bakış açımız o kadar genişliyor. Şimdi düşünün önünüzde 3 ayrı renk kart var ve sürekli onlara bakıyorsunuz. Gözünüz hep o 3 kartın aralarındaki tozlarda, kirlerlerde. Sonra önüne arkasına, sağına soluna başka renklerde kartlar ekliyorsunuz. Ton ton, şekil şekil… Binlerce…
Bir de şimdi bakın manzaraya. Tozları görüyor musunuz? Gözünüz takılıyor mu pürüzlere? Hayır takılmaz; çünkü geniş mi geniş, rengarenk, hepsi birbirinden farklı kartlardan oluşan bir manzarada o kadar küçük detaylar kaybolur. Göremezsiniz.Bu yüzden genişletin manzaralarınızı! 
Bana çok iyi geldi, size de gelecek…

Bir diğer nokta, hayvanlar…
Çocukluğumdan beri çok severim hayvanları, hep bir köpeğim olsun istemiştim ailem almadı. Oyuncak köpeğimle yaşadığım travmalar mı dersiniz, sorumluluğu ağır ve tüyleri çok diye kedi, köpek almayan ailemin; içimdeki deli sevgiyi bastırmak için aldığı kaplumbağalarla, tavşanlarla, balıklarla, kuşlarla yaşadığım maceralar mı dersiniz… Evlenince ağlaya ağlaya eşimi ikna etme çabasıyla geçirdiğim yıllar mı dersiniz.
Çok bekledim ama sonunda oldu 
Bir şeyi çok isteyince oluyor ya, oldu işte!
O da 29 -30 arası bir yerlerde oldu. 
Dualarım kabul oldu; minik, tüylü bir kedim oldu.
Onunla aynı çatı altında yaşamaya başlayınca da bana bambaşka bir şeyler oldu. Hani anneler “Çocuğun olunca anlarsın.” derler ya, anladım. Sokaktaki canların muhtaçlığını anladım. Sadece kafalarını okşamanın yetmediğini, çantamda taşıdığım bir torba mamayla onlara bir faydam olabileceğini, onları doyurmanın verdiği huzuru bu hayatta başka hiçbir şeyin vermediğini, yardıma muhtaç bir canı görüp geçmemek gerektiğini, nasıl olsa başkası bakar mantığındaki o başkasının senden benden başkası olmadığını anladım. Karşılıksız ve saf sevgilerini her gün, her gece yaşadığımdan insanlara karşı filtrelerimi ister istemez daha bir devreye soktum. Ayıkladım, ayıklandım…

Ve sonra bir şeyleri çılgına düzeltme zorunluluğundan, her şeye müdahale etme kaygımdan, kaybetme korkumdan arındım. Rahatladım. Bazı şeyler olur, bazıları olmaz. Her yerde anlattığım ama uygulamakta zorlandığım “akışta olmak” kavramının içine biraz daha girebildim. Bir söz vardır ya, “Kendi omzuna tırman, başka türlü nasıl yükselebilirsin?” diye. Aynı bu şekilde kendi içimde güçlenmeye çabaladım, sanırım yapabildim ki sonunda iyi hissediyorum.

Ben bunları 30 civarı keşfettim, belki sen çok daha erken keşfettin, 
belki o, 40’ta keşfedecek. Hepimizin hayatı bağımsız birer yolculuk… Kazançlarıyla kayıplarıyla, verdikleriyle aldıklarıyla…
“Tat” almaya odaklanmak, her şeyin geçeceğini unutmadan, 
asılmadan yaşamak lazım…


Kendimizi keşfedeceğimiz nice yaşlar, nice güzel yaşanmışlıklar hepimize!




5 Ekim 2016 Çarşamba

İçimden dökülenler...

Şöyle bir geriye gidesim var, ara ara gitmek lazım ama ben bayadır oradayım.
 Yanlış yapıyorum diyemem, yanlış da, doğru da yerine göredir bence…

İşe alışma telaşlarımla başladığım bu günlük evcilik oyunumla süslendi, yeni yeni arkadaşlar kazandırdı, bir sürü güzel insanın hayatına dokunma imkanı verdi. Sonra acılarım da karıştı buraya… 
Çünkü hayatta hepsi vardı. 
Babam gitti, ardından pamuğum anneannem…

Ailemin yarısını 1 yıl bile olmadan kaybettim. En mutlu günlerim başlıyor zannederken hayatım birdenbire değişivermişti.

Hiç geçmeyecek sandığım acılardı bunlar, hiç azalmayacaklardı... 
Geçiyor diyemem, boşluk dolmuyor ama insan bunlarla yaşamaya gerçekten alışabiliyor. Sanırım bu bir yaradılış. Bir kabullenme hali.

Hani bütün kumsalların toplamındaki tek bir kum tanesi kadar bile bir şeyleri değiştirebilme imkanım olacağı bilsem; gideni geri getirebileceğimi, yaşananları değiştirebileceğimi… O zaman her şeyden vazgeçer giderim belki peşinden. 
Ama yok!

Bir tek ölümün çaresi yok. 
GERÇEKTEN YOK! 
Bu yüzden beyin bu konuyu otomatikman kabul ediyor. 
Çünkü değiştirebileceğine dair en küçük bir umut bile yok...

Bir de inanç ve düşünceler var. Benim babam beni hiç yalnız bırakmıyor mesela! Çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Hangi baba bu kadarını yapabilir ki… Benim babam beni bu duruma bile alıştırdı, hala en dayanamayacağımı sandığım anda eli üstümde, hep yanımda. Sorularımın cevabı, huzurum, tesellim hep ondan geliyor. İnanılır gibi değil ama ben yaşıyorum.

Ve biliyorum. Ne kadar şükredersem edeyim, yetmeyeceğini de biliyorum…

Ölümden korkan biri çok sevdiği birini kaybetmemiştir diye bir cümle okumuştum. Ölümden bile korkmuyorum artık. Yaşıyorum, gülüyorum, hayatı seviyorum ama her gün bitiminde, onlara bir gün daha yaklaştığımın gizli bir sevinci oluyor içimde…

Kavuşacağımızı biliyorum, şimdiden bir aradayız ve zaman gelecek aramızdaki o boşluk yok olup gidecek. O zaman bir daha hiç ayrılmayacağız.

Henüz tam başaramasam da kendimi eğitmeye çalıştığım bir konu var. 
Aslında herkes gibi…
Şu kısacık hayatın, şu 10 dakika sonrasının garantisi olmayan hayatın, her dakikasını pişman olmadan dolu dolu geçirmek istiyorum!

 

Ne kadar çok kızsam da o anda bırakmaya çalışıyorum artık. Kendime kızma, sinirlenme diye de sınır koymuyorum. Canın istiyorsa dibine kadar kız, bağır, 
kır dök hatta ama o anın devamına taşıma.

Bırak…

Sevdiğin şeyler yap diyorum kendime, arkadaşlarına vakit ayır, doldur hafta sonlarını, yoruldum diye de şikayet etme, ev dağıldı diye gerilme, zamana yetişemiyorum deme, sadece kendini ne iyi hissettiriyorsa onu yap.

Almak iyi hissettiyorsa al, düşünme ne kadar çok kıyafetim oldu diye, daha okumadığım kitaplar var yenilerini sipariş etmemeliyim diye… 
Meli malı'ları da at hayatından... Canıma değsin de! 

Vermek iyi geliyorsa ver. Giymediğin kıyafetleri, bir gün lazım olur diye tuttuğun eşyaları, hesabında tutmaya çalıştığın 2 kuruş parayı... Düşünme ay sonuna şu kadar kaldı diye, başkalarına dokunmanın kalbine ne kadar iyi geleceğini hatırlat kendine, o huzuru başka hiçbir şeyde bulamadığını düşün!

Kendine iyi bak! Vücuduna iyi bak. 
Sevdiğim bir cümleyi daha yazacağım buraya; 
“Vücudunuza iyi bakın ki ruhunuz onda yaşamak istesin.” 
İşte tam olarak bunun için kendinle ilgilen, en çok sen sev kendini.

Ve her şeyi şükür içinde yap! 
Güzellikleri de, çirkinlikleri de daha iyi analiz edersin o zaman. 
O zaman daha mutlu olursun, daha iyi, daha anlayışlı, daha tevekkül içinde…

Bu hayat akıp gidiyor. Şu, su dolu kırık bardak hikayesindeki gibi hani… 
İçsen de, içmesen de…
Ve o bardak her koşulda dolu. 

30 Aralık 2015 Çarşamba

Çarelerin hepsi seninle gitti baba...

Her şey hep güzel olmaz tabii hayatta…
Çıkış varsa iniş de var.
Gündüz varsa gece de var.
Mutluluk varsa acı da var.
Her şey karşıtıyla var bu hayatta…
Bunu hep bilirdim.

Acının en büyüklerinden birini yaşadım ben.
Babamı kaybettim.


Bir defterim var onunla konuştuğum, onun dışında Facebook sayfasını boş bırakmamak için ufak ufak iç döküyordum. O da anneme ağır gelince kestim. Bloguma yazamadım, çok ağır geldi, hala da yazacak gücüm yok.

O kadar büyükmüş ki bu acı, hiçbir yere sığdıramıyorum…

 Geçmişte üzüldüğüm şeylere üzülüyorum. Acı ne demek bilmiyormuşum meğer. Onu da öğrendim.

Bir şeye çok üzülünce derler ya; “Üzülme, bir tek ölümün çaresi yok.”

Doğruymuş!

Sabır dedikleri şey; elinden bir şey gelmemesiymiş. Çok özlüyorum, yanımda olsun istiyorum, sarılıp öpeyim, beraber gülelim istiyorum ama hiçbir şey yapamıyorum.

Çaresizim.

Bugün çok güzel bir paylaşım gördüm bunun hakkında. Burada saklamak istedim. Bu acımı da bunun üzerinden paylaşabilirim dedim. Çünkü içime tek tek oturdu hepsi. “Kalbim 2 taş arasında bi buğday tanesi gibi eziliyor.” Diye bir cümle okumuştum Atatürk ölürken yaverinin söylediği. Bir tek bu biraz acımı tanımlar gibi olmuştu…

İşte şimdi buldum hislerimin tariflerini…
Ne güzel anlatmışlar…



Sizin hiç babanız öldü mü?Benim bir kere öldü, kör oldum.Yıkadılar, aldılar, götürdüler.Babamdan ummazdım bunu kör oldum.

Cemal Süreya





Sonra çıkıyorsun dışarı,bakıyorsun güneş hala tepede.Yıllardır kurduğun cümleyi bilmem kaçıncı kez kuruyorsun:“Ne yapalım, kısmet değilmiş…”

Sabahattin Ali



Bekle dedi, gitti.Ben beklemedim, o da gelmedi…Ölüm gibi bir şey oldu,ama kimse ölmedi…

Özdemir Asaf


Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.

Oğuz Atay



Kurtulmaya gelmedik dünyaya. Daha da saplanmak için buradayız. Dibine kadar. Onun için çürüyor bedenlerimiz ölünce.

Hakan Günday

Adın üç kez geçti saçma sapan bir filmdeYalnız olsam çok ağlardım ama annem bakıyorduOtoban dolusu gürültüyü sıkıştırıp beynime“Anne” dedim, hadi çay koy da içelim…

Ali Lidar


Elinden bir şey gelmemenin acısını iniş takımları olmayan melekler bilir.Bir arabanın farlarına kilitlenip kalmış sincaplar bilir.Suyun dibine ağır ağır çöken taşlar bilir.Matkapla göğsünün ortasına açılmış bir pencere düşün. Perdeyi aralayıp kendi yarandan bakıyorsun dünyaya.Eskisi gibi acımıyor ve de asıl bu acıtıyor…

Emrah Serbes


İnsan çok yalnızken, bir tane daha kendinden doğuruyordu içinde;“Korkma” desin diye…

Ece Temelkuran



Mektepteyken hayallerimiz olmayacak rüyalarla doludur. Sonra hayat birer birer onların icaplarına bakar.

Reşat Nuri Güntekin

Kaybettiğim şey benim için o kadar büyüktü ki ilk önceleri bunu bir türlü anlayamadım. Ne de hayatımdaki neticesini ölçebildim. Sade içimde simsiyah çok ağır bir şeyle dolaştım durdum. Sonra bu haraplığa daha başka bir duygu, bir çeşit kurtuluş duygusu karıştı. Bir baskıdan kurtulmuştum. Emine bir daha ölemezdi. Hatta hastalanamazdı da. Orada zihnimin bir köşesinde olduğu gibi kalacaktı. Hayatımda birçok şeyler daha beni korkutabilir, başıma türlü felaket gelebilirdi. Fakat en müthişi, onu kaybetmek ihtimali ve bunun korkusu artık yoktu. Her an onun hastalığının arasından etrafa bakmayacak, o azapla yaşamayacaktım.”

‘Olabilecek şeylerin en kötüsü olmuştu. artık hürdüm.’

Ahmet Hamdi Tanpınar

İnsanlar tuhaftır; fena bir şey yapmakta olduklarını hissedecek olurlarsa, mutlaka en evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar.Halid Ziya Uşaklıgil

Yatağına yatınca yüreğinin sesinden uyuyamıyorsan, anla ki yalnızsın.Yanında kim olursa olsun…

Aziz Nesin

”Bu toplumu haklı çıkarmadan ölmenin bir yolunu bulmalıyım diye düşünüyorum. Akciğer kanserinden ölsem çok sigara içiyordu diyecekler. Sirozdan ölsem çok içki içiyordu diyecekler. Araba çarpsa, herhalde hafif içkiliydi, şoför haklıdır diyecekler. Türkiye’de intihar da edilmez. İlaç ve içki şişelerinin kapakları açılmaz, su gelmeyebilir, hava gazı gelmeyebilir, tren vaktinde gelmez, atamazsın kendini altına.”

Tomris Uyar

Vücudunun %70’i su olan bir canlının nasıl olur da içi yanar?Ece Ayhan

Ömür dediğimiz nedir ki? Çay bardakta,soğuyana dek geçen zaman…

Can Yücel

Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır. Üşüyorum, kapama gözlerini…

Ahmed Arif

Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi, tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.

Didem Madak

Resulullah Azrail’i yolda görse tanırdı;ben Azrail’i annemin yanında görseydim ona bir çift lafım olurdu,derdim ki şimdi yani af edersin ama o sıktığın annemin gırtlağı.Resulullah olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;O bana gülümserdi ben ona derdim ki, “Anam babam yoluna feda olsun ey Allah’ın Resulü; fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız?”Resulullah orada olsaydı annemin elini tutardı derdi ki “Kızım ha gayret!”;Ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki “Anneciğim, ölmesen?”

Ah Muhsin Ünlü

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...